Detaylı Bir Japonya Macerası |
|
Detaylı Bir Japonya Macerası - (21.2.2004) |
JAPONYA SEYAHATİ 1.BÖLÜM
Mart 2002
Benim can dostum akademik kariyeri uğruna Japonya'ya yerleşmişti. Ve bu benim uzun boylu sarışın dostum, küçümen ve siyah saçlı Japonların arasında bunalmış, beni birkaç günlüğüne de olsa yanına çağırmıştı. Arkadaşım çağırıyordu, gitmem gerekti. Ama birkaç sorunum vardı.
1- Nasıl izin alacaktım? Zira uzun yoldu ve öyle birkaç günlüğüne gidilmezdi.
2- O kadar uçak bileti parasına nasıl kıyacaktım? Biriktirene kadar anam ağlamıştı.
3- Kırık dökük ve de bir şeye benzemeyen İngilizcemle o kadar yolu tek başıma kazasız belasız nasıl atlatacaktım?
Ben de bunların hiçbirinin yanıtı yoktu. Tek bildiğim arkadaşımı çok özlediğimdi. Hemen patron ikna edildi, birkaç firmadan soruşturularak Osaka'ya en uygun fiyatlı bilet bulundu, bir de harika Japonca-Türkçe sözlük ve de İngilizce pratik konuşmalar el kitapçığı edinildi.
Yolculuk zamanı geldi çattı, gün doğarken havaalanındaydım. Ama büyük bir sorunum daha vardı; Air-France ile Paris aktarmalı gidecektim! Düşünsenize “little bitâ€? İngilizcemin verdiği korku yetmezmiş gibi bir de Fransızların İngilizcesini çözmeye çalışacaktım.Hem de onca çekik gözlünün arasında beni Fransız sanan her görevlinin o kibar Fransızca cümlelerini yarıda kesip “I can't speak Frenchâ€? demek zorunda kalarak...
Ah şu Fransızlar ne kadar da alınganlar.Oysa ben İngilizceyi de “I can't speak very well' dim.
Devasa şarl De Gol havaalanında aktarma yapacaktım.Çözümüm basitti, en azından elimdeki imkanlar böyle gerekli kılıyordu.“I'm transit passenger and I'll go to the Osakaâ€?
Bu ezberlediğim cümlenin çok işime yarayacağını hatta beni kurtaracağını hayal ederek yola çıktım.
Uçaktaki yol arkadaşım bir tencere satıcısıydı.Tamam tencere satıcısı demek biraz küçümsemek olur ama adam neticede tencere satıyordu dünyaya, ama tek farkla üretimini de kendi yapıyordu. Yani Maraş' lı bir fabrikatörün oğluydu. Hiç heveslenmeyin adam evliydi...
Üniversite bitirmiş, üniversiteli bir de hatun almış, Maraş'da tencere imparatorluğunun varisliğini yapıyordu. Ama işine hareket getirmek için girişimci ruhunu şahlandırmış bu tencere satış işini haritada yerini doğru dürüst kestiremediğim Afrika ülkelerinde gerçekleştiriyordu. Pazarlama faaliyetini de ayın dörtte ikisini bu ülkelerde, dörtte birini havaalanlarında ve uçaklarda geçirerek kendisi yürütüyordu. Kalan dörtte birini naptığını öğrenecek zamanım ne yazık ki olmadı, çünkü yolculuğumuz sadece 3,5 saat sürdü.
Güzel ve kibar Fransız hostesler kahvaltımızı getirdiler. Ben büyük bir cesaretle portakal suyu ve kahve istediğimi ilettim kendilerine. Ne sevindirici ki anladılar. Ama şunu belirtmeden geçemeyeceğim bu Fransızlar kahvaltı etmeyi bilmiyorlar. Kahvaltıda sıcak vişne niye yenir ki? Fakat sonradan görecektim ki aslında Japonların durumu Fransızlardan da vahimdi. Bana göre onlar sadece kahvaltıyı değil yemek yemeyi de bilmiyorlardı. E ondan bunca küçümen kalmışlardı ya.
Neyse bu sevgili tencereci yol arkadaşım bana aktarma yapacağım diğer terminale kadar yardımcı olabileceğini söyleyince pek sevindim. Ama yine de tencereci arkadaşım bana heyecan içinde Afrikalı dostlarından ve ilginçleştirmeye çalıştığı hayatından bahsederken yan koltuktaki kızın yanında oturan adamla konuşmalarına kulak kabartmadan edemedim.
Çünkü kızın konuşmasının bir yerinde ABD'ye gittiğini bir başka yerinde de F terminalinden bineceği duymuştum. F terminali yani benim terminalim... O dakikadan itibaren tencereci dostumun pabucu dama atıldı. İtiraf ediyorum kızı kaybetmeyeyim telaşıyla adamcağıza hoşçakal bile diyemedim. Eğer bu satırları okursa hoşçakaldığını umuyorum ve tencere satışlarının iyi gitmesi dileklerimi gönderiyorum.
Neyse bu kızın peşine takılıp trene bindim ve gittim yanına oturdum. Birden siz de mi F terminaline gidiyorsunuz diye sordu bana...â€?Evet evet ben de bu yüzden peşinize takılmıştım aslındaâ€? dememek için zor tutup kendimi “ aaa evet yoksa siz de mi? Ne tesadüf yolculuk nereye peki?â€? Lafa bak yolculuk nereye...sanki Adana-İstanbul otobüs hattı...
Neyse bu kızımız da tencereci yol arkadaşım gibi hayatını farklı kılma çabası içindeydi. Eşi de kendisi de mimardı ve krizden etkilenip ABD'ye yerleşme kararı almışlardı. Eşi önceden ortalığı kolaçan etmek için gitmiş şimdi de kendisi gidip yerinde inceleyecek ve nihai kararlarını vereceklerdi. Yani kısacası kaçıyorlardı. Birçok genç insan gibi...
Konunun bu derin kısmıyla ilgilenemedim o an. Çünkü tek derdim doğru uçağa binmekti.
Tren boyunca sohbet ettiğimiz genç hanımla terminalde yollarımız ayrıldı. Artık hangi kapıdan hangi uçağa bineceğimi biliyordum. Zaten artık şaşırmama imkan yoktu, çünkü panik Japonlar dakikalar öncesinden hiçbir müdahale olmaksızın tek ve muntazam bir sıra oluşturmuş kapının önünde bekliyorlardı.
Ben de onlardan daha farklı olduğumu kendime ispat etme güdüsüyle free-shopları bir de 100 numarayı dolaşıp aynı sıraya girdim. Ah bu arada çok övünülesi bir şey daha yaptım kendimce. Benim dil sorunumu bilen ve hiç yurtdışına çıkmamış olduklarından bu yolculuğu benden de çok gözlerinde büyüten ebeveynlerime Paris'te kayıp olmadan uçağımı bulduğumu bildirmeye karar verdim.
Bulduğum telefonlar kredi kartlıydı ama ne yazık ki menüleri Fransızcaydı ve menüyü İngilizceye çevirmek için bile azcık Fransızca çakmak gerekiyordu. Lisandan daha kuvvetli içgüdülerimle napıp edip makinayı çalıştırdım işte telefon çalıyordu. Telefona çıkan anneme “Paris havaalanındayım buraya kadar sorunsuz geldim, merak etmeyin birazdan da Japonya uçağına bineceğimâ€? cümlesini sarfedip kapattım. Bir sonraki ay kredi kartı ekstremde bu cümlenin bedeline gözlerim inanamayacaktı ama....
Japonların sonradan çok daha mükemmelerine şahit olacağım o sıralarına bende katıldım.
Bilet kontrolü sırasında ilk darbeyi aldım. “Matmazel bla bla....diye başlayan sözcüklerle bu yolculuklar sırasında sık sık karşılacaktım. Fransız olmadığımı pasaportumu alınca anladı. E onlarda haklı kaç Türk İstanbul'dan Paris uçağıyla Osaka'ya gider? Kontrolden geçip bindiğim transfer otobüsüyle uçağın yanına geldik ve merdivenlerden çıkmaya başladık. İşte o an itibariyle sevgili küçümen dostlarımın bir alışkanlıklarına daha tanık oldum.Her yerde ve her durumda fotoğraf çektirmek. Evet her yerde, her şekilde ve her zaman.
İşte başlangıç için birkaç tane örnek; uçağın sırasıyla ilk, orta ve en üst basamaklarında, bizi uçağa taşıyan transfer otobüsünü kullanan ve birlikteliğimizin toplam maksimum 10 dakika sürdüğü otobüs şöförüyle. ..
Bir diğer dikkatimi çeken hususta işaret ve orta parmakla yapılan V şeklindeki zafer işaretinin her türlü poz verme işlevi sırasında her yaşta Japon tarafından kullanılmasıydı. Bunun da bir tür gülümseme olduğunu sonradan öğrenecektim.
Ve işte uçak kalkmıştı.
Büyük bir airbus ile seyahat ediyorduk. Yanımda biraz topluca, orta yaşlı –ki bu Japonlar yaşlarını hiç göstermiyorlar- bir amca vardı. Ben 12 saat sürecek yolculuk için öyle bir hazırlanmıştım ki elimde içinde her türlü ihtiyaç maddesini içeren bir poşet mevcuttu. Oturunca bir daha kalkamayacakmışım hissiyle yukarıya koyduğum sırt çantamdan bir iki sefer yaparak birkaç şey daha ekledim bu ıvır zıvıra. Ama bu giriş çıkışlarım amcayı huzursuz etmiş olacak ki birazdan yanlarındaki koltukta oturanlarla hemen kaynaşmış diğer Japonların oturduğu koltuklardaki boş yerleri işaret edip Japonca “sen rahat rahat otur ben boş koltuğa gidiyorumâ€? dedi. Ya da en azından bana öyle geldi. Bu durum beni öyle sevindirdi ki adama birkaç kez teşekkür ettim farkında olmadan.
Uçak çok alengirliydi. Bunu başka bir tanımlamayla anlatabilir miydim bilmiyorum ama öyleydi işte. Koltukların arkasında kişiye özel tv ler vardı.Bu tv lerin uzaktan kumandaları da koltukların kolçaklarına monte edilmişti ama ayırıp elinize alabiliyordunuz.Yani sanki evinizde kanepenize uzanmış televizyon izler gibi...Sonra hostesler (tabi beni yine fransız sanarak) kulak tıpası, göz bandı v.s. içeren paketler dağıttılar. Bunlarında ne kadar faydalı şeyler olduğunu bunca insanın benimle aynı anda uyumak istemediğini hissettiğimde anladım.
Tıpkı ev konforunda bir uçuş olacağa benziyordu. Japonlar da benimle aynı şekilde düşünmüş olacaklar ki birer birer çantalarından terliklerini çıkarıp giymeye başladılar. Kimisi kendi yastıklarını getirmişti, hatta kendi battaniyesini getireni bile gördüm.
Uçak havalanıp kemerlerden kurtulun anonsu gelir gelmez bu küçük dostlarım minik minik ve telaşlı adımlarıyla uçağı turlamaya başladılar. Bunun nedenini biliyordum uzun uçuşlarda bünyenizin sarsılmaması, ayaklarınızın ve vücudunuzun ödem yapmaması için sık sık hareket etmek iyidir. Ama bunu bu kadar sık yapmaya gerek var mıydı bilmiyorum.
Yaklaşık 12,5 saatlik yolculuğumuz sırasında o telaşlı, küçük adımlarını bol bol görecektim. Ben ise yerime oturmuş, elimde kumanda, bir teknoloji harikası olduğuna inandığım bir sürü kanal, oyun ve aktivite içeren tv ye kilitlenmiştim. Ama itiraf edeyim bu da hiç kolay olmamıştı. Çünkü 300 küsur kişilik uçakta benim televizyonum çalışmıyordu! Bir kere o ürkek ses ifadesiyle hostesi çağırmak yeterince zordu, bir de televizyonun çalışmadığını anlatmak daha zor olacaktı. Kibar ve güzel Fransız hosteslerden en sevecen olduğuna inandığımı gözüme kestirdim ve ona derdimi anlatmaya çalıştım. Neyse ki anladı. Ama bunu anlamasını sağlayan, onu yanıma çağırmadan önce sözlükten özenle seçtiğim ve kalıplarına oturttuğum kelimelerim miydi, yoksa televizyon ekranına doğru bakarak birkaç kelime gevelerken yüzümün aldığı acıklı ifade miydi emin değilim. Neyse neticede anladı, anladı ama benim işime yaramadı. Çünkü onun kafamda üç-beş kez tekrar ederek çevirmeye çalıştığım cümlelerinden uçak kalkmadığı için çalışmadığı
sonucu çıkarmıştım. İyi de diğer 299 kişininki çalışıyordu. E onlarda henüz kalkmayan bu uçağın içindeydiler. Neticede bir süre daha kendi kendime debelendikten sonra yanımı boş bırakıp kendini başka koltuklara atan amcamın yerine oturdum, çünkü onun televizyonu çalışıyordu.
Ben uçağın fransızca dergisini biraz karıştırdıktan ve biraz da televizyon ile oyalandıktan sonra hiçbir yerde karşılaşamayacağınız cinsten orta yaşlı ve bir o kadar da yakışıklı erkek hostesler ve bakımlı bayan hostesler menü dağıtmaya başladılar. Menüler Fransızca, İngilizce ve Japonca'ydı. Yazılanlardan anladığım 2 değişik menü seçeneğinin olduğuydu. Birisi Fransız mutfağından, diğeri ise Japon. Henüz Japon kültürünü ve ordan burdan çiğ bile yendiğini duyduğum bir sürü deniz mahsulünün olduğu Japon mutfağını tanımamış olmanın verdiği çekinceyle Fransız yemeğini seçtim. Ben seçtim seçmesine de kimse gelip sormadı. Sabahtan beri yollarda olan, sıcak vişne ile karnını doyuramamış ben, içindekilerden bir tek tavuk olduğundan emin olabildiğim Fransız yemeğini yemek için ölürken, menüyü dağıtan o canım hostesler birden ortadan kayboldular.
Bunun insanı nasıl bir psikolojik çöküntüye uğrattığını anlatamam. Ben karnımın gurultuları arasında yiyeceğimi ve içeceğimi seçip, seçtiğimi de onlara iletmenin gerekli cümlelerini hazırlarken, hatta kendi kendime sessiz sessiz tekrar edip dururken onlar benim oturduğum yere yanaşmadan yok olmuşlardı. Hata yapmamak daha doğrusu söylediğimi bir çırpıda anlamalarını ve bana beni daha da buhrana sürükleyecek yeni sorular sormalarını engellemek içindi bunca çabam...Ve tüm bu sıkıntıda plastik tabaklarda getirilen kıytırık bir uçak yemeğini ağız tadıyla yiyebilmek için...İşte o an ülkeme ayak basar basmaz bir kebapçıyı önce sarılıp öpmeye sonra da her mamulden 1 porsiyon yiyerek ihya etmeye karar verdim. O kadar uğraş, çabala ama aç kal...
Uçağın pencereleri ve ışıklar kapandı, herkes bir uyku moduna sürüklendi. İyi de daha erkendi, gündüzdü ve ben anaokulu diktatör Hacer öğretmen döneminden beri gündüzleri pek uyumuyordum. Hepsini bir yana bırakın açtım ben yahu aç...Aç acına uyunur muydu?
Ben böyle kendi kendime acıya durayım herkes birer ikişer daldı uykuya.
Ben de televizyonla ilgilenmeye devam ettim. Birkaç saat geçti bende uyumuşum nasıl olduysa ışıklar yandı “heeeyyy yaşasın bunlar servis arabalarının sesiâ€? yemek zamanı....
Evet benim karar vermem çok zor olmamıştı ama sanırım sevgili Japonlar zor karar veriyorlardı ki menüleri dağıttıktan bu kadar saat sonra yemekleri getirdiler.
Bana sıra geldiğinde başarıyla Fransız yemeği tercihimi belirttim. Ne içeceğimi sorduklarında, Hayyam kadar olmasa da kırmızı şarap tutkunu ben, dostlarım ve bilenlerin uyarılarına kulak asıp bir bardak kola ile yetindim. Ama etrafımdakilere, şarap istediklerinde verilen, kişiye özel, o minik boy şarap şişelerini masalarının üzerine koyduklarında ne kadar hayıflandığımı anlayabilirsiniz sanırım.
Yemekler geldi, içecek geldi. Artık benden mutlusu yoktu koca uçakta. O havayolu şirketine ödediğim bedelin karşılığını almak istercesine, açlığımın acısını çıkartırcasına saldırdım yemeğe ve tabi çabucak tükettim. İşte sevgili Japon yoldaşlarımla benzeyen bir tek yönümüz buydu. Onlarda bende bir nefeste yiyip bitirme becerisine sahiptik.
Benimki burnumdan nefes alamamanın verdiği sıkıntıdan kaynaklanan alışkanlıktan, onlarınki ise her işlerinde olduğu gibi telaşeciliklerinden kaynaklanıyordu ama...
Bu yemek sonrası ben de tıpkı uçağın dörtte üçü gibi uykuya daldım. Aralarda uyuyup uyandım, uyuyup uyandım. Kah beni orada ne beklediğini kurguladım, kah hayal kurdum kah kabus gördüm...şahsıma ait tv'imde oyunlar oynadım zaman zaman. 15 yaşımdan beri oynamadığım tetris meğer ne takıntılı bir oyunmuş yeniden hatırladım. Dillerinden anlamadığım Japon ve Fransız filmlerine baktım yer yer...Ara sıra duygusal Fransız parçaları dinledim uykuma katık olsun diye. Ve bunca uğraşın arasında giderken biter diye böbürlene böbürlene yanıma aldığım 2 kitabın kapağını bile açmadım. Zira öyle boş, -bir arkadaşımın dediği gibi- sıfır kilometre kafayla yapılacak işlerle vakit harcayabilme lüksümü kullanmak istedim sanırım.
Ve arada girdiğimiz tirbülanslarla, tuvalet önlerinde sıra beklemelerle, koridorda bir aşağı bir yukarı Bayrampaşa mahkumu gibi volta atarken çaktırmadan bir yandan da Japonları
gözetlemelerle 12 saati yedim bitirdim. Sonunda yolculuk sona erdi. İşte “I'm transit passengerâ€? diyemeden Osaka'ya gelmiştim bile...Sizi uyarmam gerek Osaka yazıldığı gibi okunmuyor. Ooosaka diye uzatmanız gerek ilk heceyi, aman ha!
Kansai havaalanı zeki ve çalışkan Japonların (zeki ve sanıldığı kadar becerikli olmadıklarını daha sonra anlayacaktım ama çalışkan oldukları doğruydu) denizi doldurarak inşa ettikleri bir ada üzerine kurulmuştu. Bu ada sadece havaalanı olarak hizmet vermekteydi.Devasa bir havaalanı. Vay be sen denizi doldur üzerine bilmem kaç bin kilometrekarelik bir havaalanı yap. Biz Kadıköy-Bostancı sahil yolu düzenlemesi için bile 10 yıl beklediğimizden kavramamız pek güç oldu haliyle.
Uçaktan herkesle birlikte indim.Sırtımda sanki uçak bir adaya düşecek de ihtiyacım olanları taşıyormuşçasına dolu çantamla birlikte.
Uçaktan inince bir trene bindik. Tren dedimse hemen es geçmeyin cümleyi zira bu tren binaya bitişik giden yerden yukarda bir ray sistemi üzerinde çalışıyordu. Binanın ilgili bölümüne gelindiğinde binanın ve vagonun kapıları açılıyor ve siz binanın bu bölümüne giriş yapıyordunuz.
Neyse kalabalıkla birlikte bende yürüdüm gidilen yöne. Ve geldik pasaport ve gümrük kontrolüne. Uçakta ara sırada olsa faydalı bir şey yapmış ve arkadaşımın Kyoto Üniversitesinde Deprem üzerine doktora yaptığını ve beni davet ettiğini, dışarıda da beni beklediğini anlatan bir cümle hazırlamış, hazırlamakla da kalmamış ezberlemiştim.
Ama şu depremin İngilizcesi beni hakikaten zorluyordu...
Pasaport kontrolüne gelince uçakta dağıtılan ve benim ne olduğunu anlamayıp, havayolunun anket formu sanıp sallamadığım kağıtların gümrük beyanı için olduğunu anladım. Nasıl anladım bilmiyorum ama sanırım o anda ilahi bir güç indi ve beynimi bir elektronik tercümana çevirdi. Bir köşede formu anladığım kadarıyla doldurup pasaport kontrolü yapacak bayan memurun önüne geldim. Bana neden yeşil pasaportum olduğunu sordu. Haydaaaaa...İyi de ben bu cevabı ezberlememiştim ki. Babacığımın mesleğinin bir heves ortaokulda ingilizcesini merak edip öğrenmiştim. Geliverince aklıma dökülüverdi ağzımdan. Memure babamın yargıç olduğunu öğrenince Japonya'da mı çalışıyor diye sordu. Yok artık daha neler? Evet babam aslında bir Japon ve Japon mahkemelerinde görev yapıyor ama ben TC uyruğuna geçtim hani daha avantajlı, prestijli filan diye, sağda solda dikkat çekmesin diye de gözlerimi Ajda Pekkan ın doktoruna düzelttirdim.
Alaycı bir ifade ile elbette Türkiye de diye cevap verdim. O şevkle memure başka soru sormadan ben arkadaşımın işiyle ve beni davet etmesiyle ilgili ezberlediğim her cümleyi sarfediverdim bir çırpıda.
Konuşmamızın başında ingilizcemin pek iyi olmadığını söyleyerek uyarmış ve özür dilemiştim. Bayan memur konuşmanın sonunda camın arkasından hafifçe öne doğru eğilip bir daha hiçbir Japonda göremeyeceğim muzip bir ifadeyle biliyor musunuz ingilizceniz hiç fena değil hatta birçok Japonunkinden daha iyi dedi. Saol be! Birçok Japonunkinden daha iyiymiş. Neyse sonuçta pasaport kontrolünü başarıyla geçmiştim. Sıra gelmişti valizlerimi aldıktan sonra gümrükten çıkmaya.
Sadece 10 günlüğüne gittiğim bu ülkeye götürdüğüm valizin büyüklüğünü görenler iltica ettiğimi düşünebilirlerdi. Oysa ben her zamanki gibi onu da alayım bunu da koyayım felsefesinden vazgeçmemekle birlikte yurt özlemi çeken dostuma, beyaz peynir, sucuk, bilumum çay türleri, türk kahvesi, cezve, lokum, ev reçeli ve hatta çarşafların arasında yufka bile götürmekteydim. Arasalar herşeyi bulabilirlerdi ama nevresim takımının arasına ustaca yerleştirilmiş yufkaları asla bulamayacaklarından emindim. Heyhat o yufkalar daha sonra binbir iki milletden dosta, ülkemin lezzetlerini tanıtmada ne rol oynayacaktı bir bilseniz.
Sonuçta “transit passengerâ€? yolcuğum sona ermişti. Karaya ayak basmıştım. Gümrük kontrolünden de başarı ile çıktıktan sonra elimde sürüklediğim devasa valiz sırtımda ağırlığı hiç de azımsanmayacak bir çanta ile aval aval bakınmaya başlamıştım. Gözlerim o bu kadar ferah bir terminal olmasa dahi kolayca farkedebileceğim sarışın uzunboylu arkadaşımı aramaktaydı...Ama yoktu! Epeyce bakındıktan, bir süre bir köşeye oturup bekledikten sonra bir şekilde cep telefonundan ona ulaşmaya karar verdim. Bu arada yeri gelmişken söyleyeyim, hatlarınız yurtdışında kullanıma açık bile olsa Japonya'da farklı bir sistem kullanıldığı için ne yazık ki bizimki türlü GSM leri kullanamıyorsunuz. Teknolojiden çok çakmam ama bana söylenen buydu. Neyse arkadaşımı aramaya karar verdim önce bir telefon bulmam gerekiyordu. Burada da Paris havaalanındaki gibi kredi kartlı bir telefon bulabileceğimi sanmıştım. Orada ciddi bir deneyim kazandığım için burada da sorunun kolayca üstesinden gelebileceğimi düşünmüştüm. Tabi ki yanılmışım. Zira kredi kartlı telefon yoktu ama bir sürü çeşit telefon vardı ve bir de yanlarında bir telefon kartı makinası. Hadi Bilge dedim bunu da başarabilirsin. Önce dolaşıyormuş izlenimi yaratarak (elimde koca valizle nasıl bir dolaşmaysa bu) makinayı inceledim. Sonra Türkiye'den gelirken getirdiğim Yen'lerden bir adet çıkardım. Onca Türk lirası vermiştim babama, o ise birkaç parça kağıt para ile gelmişti döviz bürosundan. İçimden bu kağıt para bu makinaya fazla gelirse şimdi napıcaz diye geçirirken en az kontürlü telefon kartının 1000 Yen olduğunu gördüm. Yani benim elimdeki birkaç adet kağıt paradan birine eşitti. Neyse sonuçta eve geri dönemeyecek mesafede ortada kalmak korkusu ağır bastı parayı makinaya soktum ve arka
yüzlerinde çeşit çeşit manzaralar olan kartlardan birini seçip düğmeye bastım.
Tık! Kart göze düştü ve aldım. Bu kez kontürlü telefonun başına gittim kartı evirdim çevirdim bir şekilde yuvaya yerleştirdim. Ve numarayı çevirmeye başladım. Buraya kadar her şey tamamdı da ters giden bir şey vardı. Her denememde karşıma bir kadın çıkıyor acele cümlelerle hiç anlamadığım bir şeyler söylüyordu. Kesin bir şeyleri yanlış yapıyordum. Sonunda birinden yardım istemeye karar verdim çünkü 40 dakika geçmesine rağmen arkadaşım hala ortada yoktu.
Orada hemen her dilde konuşan insanın yardım alabileceğini anlatan bir ifadenin yazılı olduğu masanın arkasındaki kızın yanına gidip gidene kadar tasarladığım cümlelerle elimdeki kağıtta yazılı numarayı aradığımı yanlış olup olmadığını sordum. Meğer bir sıfır fazlaymış, ne biliyim? Bu Japonlar 7 basamaklı telefon numaraları kullanmıyorlar ki.
Ve genç bayanın tarif ettiği şekilde numarayı tekrar çevirdim ve çaldı. Evet çaldı ve arkadaşım telefonu açtı. Geldiğimi havaalanında olduğumu söyledim. O da “uyuyup kaldığı için treni kaçırdığını ve 10 dk sonra orada olacağını orada beklememiâ€? söyledi. Hayır madem 10 dk sonra olacaktı ben bunca zahmete ne diye katlandım? Ötesi o uyuyup kaldığı için treni kaçırmıştı ben ise korkumdan ebedi uykuya dalacaktım az daha...
Ve sonunda can arkadaşım merdivenin tepesinde göründü. Önce bir sarmaş dolaş öpüşüp koklaşmadan sonra evine gitmek üzere trene binmek için gitmemiz gerektiğini ama yolun uzun olduğunu eğer ihtiyacım varsa tuvalete gidebileceğimi söyledi. İyi olur dedim sen valizin başında dur ben bir koşu gidip geliyim. Yok dedi ben de giriyim sıkıştım valizler kalsın burada. Aaaa nasıl yani? Onca zahmete katlanıp stratejiler tasarlayıp yerleştirdiğim ve de pazı geliştirip taşıdığım valizi öylece ortada kimsesiz mi bırakacaktık? Israrla sırayla gitmemizi teklif ettim ama arkadaşım bana vurucu cümleyi sarfetti. Yahu bırak gel, bir şey olmaz, burası Türkiye değil ki!...
Velhasıl nerdeyse bir poponuzu pudralaması eksik binbir işlevli tam otomatik tuvalette işimizi gördükten sonra valizimiz ve biz yola çıktık. Biraz yürüdükten birkaç merdiven inip çıktıktan sonra benim tren garından çok öte bir yer olduğunu düşündüğüm istasyona geldik.
Trenin saati 14:17 idi. Yani ne 14:00 civarı idi ne 14:30 ne de 14:15...14:17 idi işte 14:17
İşte bu küçümen dostlar bu kadar dakiklerdi. İstasyondaki görevliye “tren ne zaman gelecek acaba memur beyâ€? diye sorsanız alacağınız yanıtın “birazdan gelir hanımefendi genelde iki, iki buçuk gibi kalkıyor. Bir aksilik olmazsa, kalkar bugün de, şurada kenarda bekleyiverinâ€? olmayacağından emin olabilirsiniz.
Neyse biz birkaç dakika bekledik.Aslında tren gelmişti ve temizleniyordu. Her vagonda aynı tip giyinmiş birer temizlik görevlisi vardı. Buyurun bakalım toplam 2 saat süren bir yolculuğa ev sahipliği yapan tren her seferinden sonra temizleniyordu. Biz bekleşirken birden bir sinyal duyuldu. Tüm görevliler temizledikleri vagonların kapılarına geldiler. O sırada tüm koltuklar birden bire üstelik kendiliğinden yön değiştirdi. Bu sırada ikinci bir anons daha duyuldu ve görevliler aynı anda kapılardaki geçişi engelleyen bantları ellerine alıp yarı bellerine kadar eğildikten sonra bize “ dozo yani buyurunâ€? dediler. Ve biz bekleşen yolcular hiç itişip kakışmadan “aman o koltuk daha iyi, orası cam kenarı, şu taraf güneş alırâ€? kaygısıyla birbirimizle yarışmadan bindik. Bu trende valizler için özel bir yer yapılmıştı. Valizimizi o bölüme koyduktan sonra bir koltuğa geçtik oturduk. İnanmazsınız hiç beklemeden tren bir düdük sesiyle hareket ediverdi. Ne kapıları açıp dışarı sarkanlar, ne camlardan yarı belinden yukarısını dışarı havalandırmaya salanlar yoktu bu trenlerde. Yani bir garip trenlerdi bunlar. Ama gariplikleri bununla da bitmeyecekti. Arkadaşım istasyondan çıkarken sağ tarafa bakmamı söyledi. Dediğini yaptım.
Aaaaa e bunlarda kim ? E bunlar temizlikçiler ama niye bize?...
Evet az evvel vagonları temizleyen görevliler istasyonun bitiş noktasında yanyana dizilmiş bize el sallıyorlardı. Bu ne zariflik bu ne ince düşünce...Bu el sallama işi onların görevinin bir parçası idi ve yüzlerinde büyük bir ciddiyet ifadesi ile bu işlerini eda ediyorlardı. Yani “lan maymuna döndük, gelene gidene el sallaâ€? ifadesi asla taşımıyorlardı. Ben bu gösteri karşısında şaşkınlığımı atamadan büyük bir hararetle onlara el sallamaya başladım gözden kayboluncaya kadar... Napıyım ben duygusal bir kadınım.
Arkadaşıma yolda olanlardan şaşkınlıklarımdan bahsederken kontüktör olduğu anlaşılan üniformalı göbeksik, bıyıksız, düzgün tipli oldukça temiz görünümlü bir adam kapıyı açıp bizim bulunduğumuz bölüme girdi. Önce şapkasını çıkarıp, eğilerek, o ünlü Japon selamı verdi ve bir şeyler söyledikten sonra elindeki kordonsuz, fişsiz ama elektronik bir cihazla biletlerimizi kontrol etmeye başladı. Her bilet kontrolünden sonra uzun uzun teşekkür ediyordu. Herkesin biletini tek tek büyük bir ciddiyetle kontrol ettikten sonra yine kapıya yöneldi yüzünü bize döndü yeniden şapkasını çıkarıp teşekkür ettikten sonra bizi selamlayıp öbür bölüme geçti. Yarabbim bu nasıl bir insana saygı vakasıydı böyle?
Yolculuk boyunca hiçbir ayrıntıyı kaçırmamak için merakla bakındığım şehirler, kasabalar, yollar, insanlar, işyerleri, istasyonlardan sonra arkadaşımın yaşadığı şehir olan Kyoto' ya geldik. İlk bindiğimiz trenden inip bu merkezi istasyondan onun evinin bulunduğu Uji şehrine bizi götürecek olan trene, hiç beklemeden yakalayıp kendimizi attık.
Bu trenler diğeri gibi lüks değildi ama bakımlıydı. Tüm koltuklar karşılıklı dizilmişlerdi. Ve ayakta gidenler için de tutunma yerleri vardı. İşte bu trende bir ülkenin içinde varolan tüm yaşam biçimlerini gözlemleyebileceğiniz çeşitte insan mevcuttu.
II.BÖLÜM
Japonya'da otobüsle ulaşım çok yaygın değil. Ama ülke neredeyse örümcek ağı gibi demiryollarıyla örülü. Yer üstü, yer altı hızlı metro sistemi, bazen de trenler en yaygın ulaşım aracı. Ama belirtmeden edemeyeceğim Japonya'da seyahat etmek pek ucuz değil.
Tabi bu bana göre öyle. Japon topraklarına adım attığım andan beri ilk farkına vardığım nokta Türk Lirası karşısında Japon Yeninin gücü oldu. Benim Japon kültürüne uyum sağlamış sarışın, uzun boylu dostum ilk günden itibaren her gördüğüm etiket karşısında yaşadığım buhranı atlatmama yardımcı olmak için “Türk lirası olarak düşünme, onunla kıyaslama Yen olarak düşün bak ona göre oldukça ucuzâ€? telkinlerinde bulunsa da benim fiyat kaoslarım ayrılacağım güne kadar dinmedi. Zira ben orada kalıcı değil geçiciydim. Ve geçimimi Japon hükümeti, hayır kurumları veya bilmem ne şirketi sağlamıyordu. Benim gelirim Türk lirasıydı kardeşim nasıl kıyaslamayayım.
Neyse bence seyahat Japonya'da pahalı bir olguydu işte. Ama bir gece yarısı treni kaçırıp da taksiye binmek zorunda kalınca en ucuz ulaşımın tren olduğunu anladım.
Taksi demişken; bu Japonlar her işi çok ciddiye alıyor ve herkes görevi ne olursa olsun çok önemsiyor.Taksicililer de öyle. Taksiler bildiğimiz taksiler, sarı...Hatta eski model geniş hacimli hantal bir dönemin amerikan arabalarına benzeyen japon arabalarından oluşuyor çoğu. Söylemeyi unuttum Japonya'da trafik sağdan biliyor musunuz? İngiliz sömürgeleri dışında trafiğin sağdan aktığı memleketler olduğunu bilmiyordum. Ve Japonya'da da durumun neden böyle olduğunu bir türlü anlamadım. Neyse işte bu taksileri kullanan taksiciler tek tip üniformalı ve ellerinde beyaz eldivenler var. Taksiye bindiğinizde ödediğiniz parada bu duruma eklenince arabaları hususi otomobil, adamları da özel şoförünüz zannetmeniz içte bile değil.
Dediğim gibi bunu öylesine ciddiyetle yapıyorlar ki, taksilerin içi pırıl pırıl, şıkır şıkır hani verdiğiniz paraya değiyor desem yeridir.
Yukarıda açıkladığım nedenden ötürü hem şehir içi hem şehirlerarası ulaşımda biz de milyonlarca Japon gibi treni tercih ettik.
Bu trenlerin bazıları,özellikle şehirlerarası olanları lüks, bazıları ise çok bakımlı olmamakla birlikte hepsi bizim banliyö trenlerini 5'e katlardı. Ama yine bir şeyi itiraf etmeliyim; kısıtlı zamanımda zaten büyük şehirden kaçmış olan ben Tokyo'ya gitmeyi tercih etmedim. Bundan ötürü kent yaşantısına dair izlenimlerim ülkeye bir zamanlar başkentlik etmiş Kyoto, yine ülkenin büyük şehirlerinden biri olan Osaka, Kobe ve Hiroşima'ya ait.
Söylenilenlere göre Tokyo 20 milyonluk nüfusu ve karmaşası ile N.Y vari bir kentmiş. Ama ben ruhu olan şehirleri severim, bu anlatılanlarla ben Tokyo'nun bir kent değil bir handikap olduğuna kanaat getirip gitmedim. İyi ki de gitmemişim diğer kentlerde gördüklerim ve yaşadıklarım beni ziyadesiyle doyurdu ve memnun etti.
Yine arkadaşımla onun oturduğu şehre gitmek için bindiğimiz trene geri dönersek;
İlk dikkatimi çeken herkesin saygılı ve ölçülü davranışıydı. Gerçi okul dönüşü amerikan kültürünü üstüne, saçına, başına birebir yerleştirmiş öğrenci tayfası buna biraz aykırı davranışlar sergilemiyor değildi ama onları da bizimkilerle kıyaslayınca yine sütten çıkmış ak kaşık kabul edebilirdiniz gönül rahatlığıyla.
Bu trenlerde öyle çeşitli insanlarla karşılaştım ki. Saçları sarı erkekler, saçları kıvırcık japon kadınları, kış günü açık saçık giyinenler, bir çay davetinden dönen takribi 60-80 arası kimonolu yaşlı teyzeler, halk arasında “Salary Manâ€? diye adlandırılan bond çantalarıyla canti iş adamı kılıklılar, etekleri dizlerinin çoook üstünde lise talebeleri... Hepsi vardı. Ve hepsinin ayrı bir durağı
Bu tren insanlarının hepsinin ortak özelliği belki de ürkek bakışlarıydı.
En rahat hareketli olanı bile bir yabancı yani çekik gözlü olmayan birini gördüklerinde gözlerini kaçıra kaçıra, merakla bakmaya çalışıyorlardı. Yani hem ilgilerini çekiyorsunuz ama hem de direkt sizi incelemeye almaya
cesaret edemiyorlar. Öylesine kibarlar yani!
Çekik gözlü olmamanız onların dikkatini çekmeniz için yeterli hele bir de saçlarınız doğal açık renkse size nasıl imreniyorlar bir bilseniz.
Japon kadınların imrenerek baktıkları bir şey daha var. Göğüsler...Zavallılarınki öyle tahta gibi ki azıcık kendini belli eden türdenlere hayranlıkla bakıyorlar. Alimallah Sevda Demirel Japonya'ya gidip o trenlerle 2 gün seyahat etse, o hat üzerindeki Japon orta sınıf kadın toplumu arasında intihar oranı patlama gösterirdi.
Uji'ye gelmemiz yaklaşık yarım saat aldı. Bu trenler çok hızlı olmadığı ve de sık aralıklarla duraklarda durduğu için daha çok vakit alıyordu. Benim bulunduğum bölgede (Kansai) en çok kullanılan 2 demiryolu taşımacılığı yapan şirket vardı. JR (Japon Railway) diğeri de Keihan.
Güzergahları kısmen aynı ama bazen birini bulunduğu yerde biri olmayabiliyordu. Mesela gideceğiniz noktaya kadar JR ile gidemeyecekseniz belli noktada ondan inip aynı noktadan geçen diğer şirketin trenine binebiliyordunuz. E boşuna demiyorum adamlar aşmış diye...
Biz Oubaku durağında indik. Trenin vatmanı her durağa yaklaşırken durağın ismini söylüyordu. Öyle garip isimler vardı ki. Bırakın akılda tutmayı anlayamıyordum bile ne dediklerini. Ama birkaç günde öyle alıştım ki gitmeden bir iki gün evvel tek başıma seyahat bile ettim. Gerçi gereksiz düzeyde özgüvenim neticesinde kendimi alış verişe kaptırıp geç kaldığım için arkadaşım panik olmuş kaybolduğumu zannetmişti ama...
Oubaku'da indiğimizde koca valizim, en sağlam omurgayı zedeleyecek kadar ağır sırt çantam ve ben artık geldiğimizi düşünmüştük ama yanılmışız. Yaklaşık bir 250 metre, azıcık da yokuş yukarı yürümemiz gerekiyormuş. O vakitler taksiler konusunda bunca engin bilgiye sahip olmadığımdan neden acaba yürüyoruz şu yükle, atlasak ya bir taksiye diye pek hayıflanmıştım. Neyse ite kaka duraklayarak vardık arkadaşımın öğrenci lojmanlarındaki evine. Arkadaşımın beni hararetle davet ederken “evim çok geniş pek müsaitâ€? diye anlattığı evine geldik. Ev 3. kattaydı. Etraf sessiz, sakin, yeşillik ve huzur vericiydi. Aynı tipte birkaç bloktan oluşan bir site havasındaydı. Arkadaşım kapısını açtı ve beni buyur etti. Aman allahım o “çok geniş ev burası mıydıâ€? toplasan 30-35 metre kareydi ayol. Neyse eve girdik. Evler eski tipte olsa, modern de olsa Japonya'da standart olan bir tarafı vardı. O da ayakkabıların çıkarıldığı o küçük alan. Kapının girişinde evin zemininden bir karış kadar alçak düzeydeki bu zeminde ayakkabılarınızı çıkarmanız içeri öyle girmeniz gerek. Standart bir Japon evinde durum bu. Eğer buna aykırı davranırsanız ev sahibine ayıp etmiş olursunuz .Yani anneannem olsa şöyle derdi; “ eşikten öteye pabuçlan girilmez ayıptırâ€?. Evet evi küçüktü ama pek kullanışlıydı arkadaşımın.Girişten sonra bir kapıyla yatak odasına geçiliyordu. 2 yatak, 2 kapılı bir gardrop, bir minik tv ve bir masa alabilmiş bir odaydı burası.Koridoru – değil ya hadi öyle diyelim- geçicince sağdaki girintili minik bölüm mutfak olarak dizayn edilmişti. Mutfağın karşı hizasına denk gelen bölümde de buzdolabı bir küçük kitaplık ve bir portatif masanın yer aldığı bir bölüm vardı. Burası da yemek, çalışma ne derseniz o odasıydı. Ve bir de akordiyon kapılı minicik bir bölüm vardı ki burada da bir çamaşır makinesi, minicik bir banyo küveti ve tuvalet vardı. Mutfak diye adlandırılan bölümde bir tarafı elektrik ocağı olan bir tezgah, üstünde de bir iki kapalı dolap mevcuttu. Ve birden fazla çöp kutusu. Arkadaşımın söylediğine göre aslında bu lojmanlar evli, aile olarak orada bulunan öğrencilere veriliyormuş. Yani arkadaşımın tek başına burada kalması şansmış. Çünkü tek olanlar genelde 15-20 metrekarelik yerlerde kalıyorlarmış. Anlayacağınızın arkadaşımın beni çağırırken “gel, kalacak yerim varken gelâ€? demesi boşuna değilmiş. Zira 6 ay sonra gitsem nöbetleşe uyuyacağım bir tatil yapmak zorunda kalacaktık.
Arkadaşımla 10 gecemizi geçireceğim evde yerleşik düzen almam hiç de zor olmadı.
Hemen çekmeceleri, askıları pay ettik.Benim jet-lag olmadığıma mütemadiyyen şaşıran arkadaşıma güzide ülkemizden, ailesinden, eşimizden dostumuzdan getirdiğim maulleri ve hediyeleri göstermekle geçirdik birkaç saati.Ve sonra beni çarşafların arasında getirdiğim yufkalar heba olmadan börek yapma telaşı aldı.
18 saatlik uçuş, 7 saatlik zaman farkı yaşamış olmak beni hiç etkilememişti.O Anadolu kadınına has anaçlık ve cefakarlık içgüdüsüyle giriştim işe yine arkadaşımın şaşkın bakışları arasında.Bir güzel de çay demledik tava böreğinin yanına...Ben tüm bunları yaparken arkadaşım her an düşüp bayılabilirim korkusuyla başımda gözlerini kocaman açmış bekliyordu.
Sonra çay ve börek eşliğinde başladık herşeyi bir çırpıda birbirimize anlatma telaşıyla hararetli bir sohbete.Ama ben toplam 22 saat uykusuzluğun verdiği yorgunluktan mıdır yoksa böreğin ağırlığından mı bilmiyorum sızıp kalmışım bir süre sonra.
Ertesi gün cumartesiydi yani tatil günü. Arkadaşımın çalışması gerekmiyordu birlikte onun önceden detaylı planladığı Japonya turuna başladık. Ah bilseniz arkadaşım ne kadar atletiktir.Sabah kahvaltıdan sonra bana yaptığı programı anlattığında bundan yaklaşık 12 yıl önce gencecik bir kızken ilk geldiğim şehr-i İstanbul'da beraber yaptığımız turu anımsadım. Ve işin kötüsü artık 12 yaş daha yaşlıydı bedenim.
Güzelce yaptığımız Türk kahvaltısından sonra yedek tişört, fotoğraf makinası ve ekipmanları ve bir miktar broşürle yola koyulduk.
Önceki gün geldiğimiz tren istasyonundan bilet alıp trene bindik.Tren istasyonlarında bilet veren makinalar mevcut. Bu makinaların üstünde tren hattının bir haritası durak isimleri ve hangi durağın ne kadar olduğu yazılı.Buna göre gideceğiniz durağın bedelini makinaya atıp ona göre bilet alıyorsunuz. Binerken hiçbir yere atmadığınız veya göstermediğiniz bileti inerken turnikenin ön bölümündeki yuvaya veriyorsunuz akıllı turnike kontrol edip biletiniz indiğiniz hattın tutarından fazlaysa gerekli tutarı düşüp size geri veriyor.Yok eğer tamsa orada kalıyor ama eksiksek yakalanıyor ve de kınanıyorsunuz.Bu yüzden kimse kaçak binmeye çalışmıyor.